Gökçeada’ya gitmeden önce ada hakkında aklımda daha çok klasik bir yaz tatili görüntüsü vardı: deniz, koylar, birkaç küçük köy ve bolca sakinlik. Fakat feribottan adaya adım attıktan sonra Gökçeada’nın yalnızca denize girmek için gidilecek bir tatil rotası olmadığını fark etmek çok uzun sürmedi. Burası geçmişi, farklı kültürleri, terk edilmiş taş evleri, hâlâ yaşayan köyleri ve kendine özgü günlük hayatıyla insanda başka bir iz bırakıyor.
Gökçeada, Türkiye’nin en büyük adası. Eski adıyla İmroz olarak bilinen ada, Ege Denizi’nin kuzeyinde, Çanakkale sınırları içerisinde bulunuyor. Coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca farklı uygarlıkların ve devletlerin hâkimiyetinde kalan ada, 1455 yılında Osmanlı topraklarına katılmış. Balkan Savaşları döneminde el değiştiren İmroz, Lozan Antlaşması’nın ardından 1923 yılında Türkiye’ye bağlanmış. 1970 yılında ise bugünkü Gökçeada adını almış.
Ancak adanın tarihini yalnızca tarihler ve yönetimler üzerinden anlatmak bence eksik kalıyor. Çünkü geçmiş burada hâlâ günlük hayatın içinde karşınıza çıkıyor.
Taş Evlerin Anlattığı Eski Gökçeada
Ada gezisinde beni en çok etkileyen yerlerin başında eski Rum köyleri geldi. Zeytinliköy, Tepeköy, Dereköy, Eski Bademli ve Kaleköy, Gökçeada’nın geçmişini anlamak için mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Bugün bu köylerin tarihî mimari dokuları koruma altında.
Dar sokaklarda yürürken taş evlerin, eski kiliselerin, çeşmelerin ve çamaşırhanelerin arasında geçmişte burada nasıl bir hayat olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Özellikle bazı evlerin hâlâ kullanılıyor olması, bazılarının restore edilmesi, bazılarının ise zamana bırakılmış görüntüsü köylere oldukça farklı bir atmosfer veriyor.
Dereköy bu anlamda benim için en dikkat çekici noktalardan biriydi. Bir dönem adanın en kalabalık yerleşimlerinden biri olan köyde bugün çok sayıda boş taş yapı bulunuyor. Sessiz sokaklarda yürürken bir taraftan terk edilmişlik hissi yaşarken diğer taraftan geçmişte burada oldukça hareketli bir köy hayatının olduğunu hayal ediyorsunuz.
Zeytinliköy ise daha farklı bir havaya sahip. Taş evleri ve küçük kafeleriyle geçmiş ile bugünün birbirine karıştığı yerlerden biri. Köy aynı zamanda Ortodoks dünyasının önemli isimlerinden Patrik Bartholomeos’un doğduğu yer olmasıyla da biliniyor.
Gökçeada’nın geçmişinde Rum nüfusunun ve kültürünün önemli bir yeri bulunuyor. Zaman içerisinde yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerle adanın nüfus yapısı büyük ölçüde değişmiş. Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelen ailelerin adaya yerleşmesiyle birlikte bugünkü Gökçeada kültürü şekillenmiş. Bu nedenle bugün adada dolaşırken tek bir kültürden değil, farklı dönemlerin ve yaşam biçimlerinin üst üste bıraktığı izlerden söz etmek daha doğru.
Gökçeada’da Zaman Biraz Daha Yavaş
Gökçeada’da en sevdiğim şeylerden biri adanın insanı acele ettirmemesi oldu. Özellikle büyük şehirlerin temposuna alıştıktan sonra burada zamanın daha farklı aktığını hissediyorsunuz.
Sabah köylerden birinde kahve içmek, öğleden sonra bir koya gitmek, akşam ise Kaleköy tarafında gün batımını izlemek yeterince dolu bir gün gibi geliyor. Sürekli bir sonraki yere yetişme ihtiyacı hissetmiyorsunuz.
Bu durum aslında adanın turizm anlayışına da yansımış durumda. Gökçeada, 2011 yılında Cittaslow ağına katılarak dünyanın ilk “sakin adası” unvanını almış. Ada bugün doğasını, yerel üretimini ve kırsal yaşamını turizmle birlikte korumaya çalışan destinasyonlardan biri.
Burada büyük tatil komplekslerinden çok küçük işletmeler, pansiyonlar, taş evler, köy kahveleri ve yerel üreticiler dikkat çekiyor. Bu da Gökçeada tatilini klasik bir sahil tatilinden biraz ayırıyor.
Denizden Çok Daha Fazlası
Tabii ki Gökçeada’ya gelip denizden bahsetmemek mümkün değil. Adanın çevresinde birbirinden farklı koy ve plajlar bulunuyor. Aydıncık, Laz Koyu, Gizli Liman ve Yıldızkoy bunların en bilinenleri arasında. Özellikle adanın sürekli rüzgâr alan yapısı Aydıncık çevresini rüzgâr ve kite sörfü açısından oldukça elverişli hâle getiriyor.
Yıldızkoy ise deniz altı yaşamıyla öne çıkıyor. Türkiye’nin ilk sualtı milli parkının burada bulunması, adanın yalnızca karada değil denizin altında da korunmaya değer bir zenginliğe sahip olduğunu gösteriyor.
Gökçeada’nın beni şaşırtan taraflarından biri de bir ada olmasına rağmen su kaynakları açısından oldukça zengin olmasıydı. Deniz, göletler, zeytinlikler, tepeler ve rüzgârlı düzlükler kısa mesafeler içerisinde birbirinden tamamen farklı manzaralar sunuyor.
Adanın geçmişinin düşündüğümden çok daha eski olduğunu da burada öğrendim. Uğurlu-Zeytinlik bölgesindeki arkeolojik buluntular, Gökçeada’daki yerleşim tarihinin yaklaşık 8 bin 500 yıl öncesine kadar uzandığını gösteriyor. Dolayısıyla bugün tatil için dolaştığımız topraklarda binlerce yıldır insanların yaşam kurmuş olması adaya bakışınızı biraz değiştiriyor.
Ada Sofrası da Hikâyenin Bir Parçası
Bir yeri tanımanın en güzel yollarından biri de yemeklerinden geçiyor. Gökçeada’da Ege mutfağının etkisi oldukça belirgin. Zeytinyağı, otlar, keçi ürünleri, deniz ürünleri ve yerel şaraplar ada sofralarında sıkça karşınıza çıkıyor.
Bunun yanında Rum mutfağından kalan tatlar da adanın gastronomik kimliğinin önemli bir parçası. Köylerde kahve içerken ya da küçük bir işletmede yemek yerken aslında Gökçeada’nın kültürel geçmişinin sofralarda da devam ettiğini fark ediyorsunuz. Büyük ve gösterişli mekânlardan çok, bulunduğunuz yere ait bir şeyler yiyip içmek buradaki deneyimi çok daha güzel hâle getiriyor.

Gökçeada’dan Ayrılırken
Gökçeada’ya giderken beklentim güzel birkaç koy görmek, denize girmek ve birkaç gün dinlenmekti. Dönerken ise aklımda en çok köyler, taş evler ve adanın sessizliği kaldı.
Bence Gökçeada’nın en güzel tarafı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Ada kendisini tek seferde göstermiyor. Bir tarafta yaz aylarında hareketlenen sahilleri ve turistik işletmeleri, diğer tarafta yüzlerce yıllık köyleri, kiliseleri ve terk edilmiş evleri var. Bir yerde denize girerken birkaç kilometre sonra kendinizi sessiz bir taş sokağın içerisinde bulabiliyorsunuz.
Bu nedenle Gökçeada’yı yalnızca “deniz tatili yapılacak bir ada” olarak tanımlamak haksızlık olur. Burası biraz gezmek, biraz dinlenmek, biraz geçmişi merak etmek ve en önemlisi birkaç günlüğüne hayatın hızını düşürmek için gidilecek bir yer.
Benim için Gökçeada’dan kalan en güçlü his de buydu: Bazı yerlere gördüğünüz şeyler için gidersiniz, bazı yerlerden ise hissettiğiniz şeylerle dönersiniz. Gökçeada ikinci grupta.
